Türklerde uzun vadeli düşünme sorunu

Türklerde uzun vadeli düşünme sorunu


Kabul edelim, ülke insanı olarak genelde uzun vadeli düşünnmeyi sevmiyoruz. Girişimciysek risk almayı sevmiyoruz, esnafsak müşteri memnuniyetini veya sürekliliği umursamıyoruz, ülke imajını hiç düşünmeden turistleri dolandır, sanki bir daha hiç gelmeyecekler gibi düşünüyor, meyve veren ağacı tek seferde kesmeye çalışıyoruz. Yabancı turist var diye yerli turiste hizmeti daha pahalıya satıyoruz, kısa yoldan zengin olmanın hayallerini kuruyor ve hep günü kurtarmaya odaklanıyoruz. Peki Türk insanı neden uzun vadeli düşünemiyor? Bizde farklı olan nedir?

Kültürel miras

En başında söyleyim: Bu coğrafya insanının kısa vadeli düşünme sebebi yüzyıllardır süren bir kültürel miras ve günümüzde hala çözülememiş olan sosyo-ekonomik sebeplerdir.

Osmanlı Klasik Çağı olarak adlandırılan 1300-1600 yıllarını kapsayan dönemde Osmanlı İmparatorluğu, oturmuş bir sistem, düzgün ekonomik bir yapı ve sınırlarını sürekli genişleten anlayışa sahipti. Devlet, bu coğrafyada yaşayan insanlar için kendine güven ve geleceğe dair umut veriyordu.

1500’lerin başlarında gerçekleşen coğrafi keşiflerle birlikte Avrupa’nın yaşadığı değişim, ibreleri Batı dünyasının lehine değiştirmeye başladı. Yeni keşfedilen topraklardaki ekonomik kaynakların aktarımı, dinin reform geçirerek kilisenin halk üzerindeki kontrolünün azalması ve bilim ve teknolojinin üstün kullanımı sayesinde (özellikle ateşli silahlar) Avrupa yükşelişe geçmeye başlarken Osmanlı İmparatorluğu bu değişim sürecinin dışında kaldı.

Coğrafi keşifler, Rönesans, Reform, Aydınlanma Çağı ve Sanayi devrimi gibi aşamaları yaşayamayan ve kendini değişen dünyaya karşı adapte edemeyen Osmanlı İmparatorluğu, yıkılışına kadar geçen süre boyunca 300 yıllık süreçte, zaman zaman geçici bazı başarılar ve toprak genişlemeleri yaşamış olsa da genel olarak savunmada kalan, giderek toprak kaybeden, dış ülkelere tavizler veren ve yapısı giderek bozulan bir ülke haline geldi.

İçinde yaşanılan ülkenin siyasi istikrarı ve refah seviyesi, o ülke insanının düşünce yapısını doğrudan etkiler. Bu etkiler uzun süren dönemlerde oluşur ve devamı halinde kültürel miras olarak gelecek nesillere aktarılır. Osmanlı’nın giderek küçülen toprakları ve bozulan mali yapısı da bu topraklarda yaşayan insanlarda kendine olan güveni ve geleceğe dair umutları azaltmaya başladı.

Sosyo-ekonomik sebepler

Cumhuriyet tarihinin ilk yıllarında Osmanlı’dan devralınan ülke, sosyo-ekonomik sınıflar anlamda çok karmaşık değildi. Çok küçük bir üst sınıf azınlık, yine küçük bir azınlık orta sınıf ve çoğu tarımla uğraşan büyük bir alt sınıf mevcuttu, şehirleşme çok düşüktü. Son dönemde yaşanan savaşlarla yorgun düşmüş ve fakirleşmiş bir halk vardı ve yarına dair umutlar azalmıştı. Özellikle 1923-1938 arasınki Cumhuriyet’in ilk 15 yılındaki dönemde Atatürk tarafından yapılan devrimler ve modernleşme hareketleri ile Türk halkının yeniden kendine olan güveninin kazandırılması ve yarına umutla bakmasının sağlanmasına çalışıldı. “Türk milleti çalışkandır Türk milleti zekidir”, “Türk, Öğün, Çalış, Güven”,”Ne Mutlu Türküm Diyene” gibi sloganlarla, kendine güveni kaybolmuş halkın piskolojik kodlaması pozitif yönde değiştirilmeye çalışıldı. Bunda da başarılı olundu. Ancak Türkiye, modernleşme sürecini henüz tamamlayamadan yeni bir döneme girdi. II. Dünya Savaşı’nın sonuyla beraber Marshall yardımlarıyla (1947) başlayan ABD etkisiyle, henüz 25 yılını doldurmamış olan Cumhuriyet devrimi kazanımları bozulmaya başladı.

25 yıl gibi bir nesli kapsayan bir süreçte kültürel değişimin kapsamlı şekilde gerçekleşmesi mümkün olmuyor. En azından birkaç nesil boyu sürecek bir döneme yayıldığı zaman kültürel değişim oturuyor ve miras olarak gelecek nesillere aktarılıyor.

Devrim otomobilinin test sürüşü. Dönemin Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel (solda).

ABD etkisi ile beraber modernleşme ve gelişim süreci sekteye uğratılan ülke insanı da kültürel bakış açısında eskiye geri döndü. 1961 yılında yapılan Devrim otomobilinin öyküsünde bunu çok net olarak görüyoruz. Dönemin Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’in talimatıyla, Eskişehir Demiryolu Fabrikasında Devrim isimli otomobil modeli, tamamen yerli olanaklarla Türk mühendisleri tarafından 129 günde üretilir. 29 Ekim 1961 sabahı üretilen iki prototipten birine benzin koymayı unuturlar ve Cemal Gürsel bu deposu boş olan otomobile biner. Otomobil 100 metre gittikten sonra benzini bittiği için durur. Cemal Gürsel: Anıtkabir’de araçtan inerken “Garp kafasıyla araba yapıyorsunuz, ama Şarklı olduğunuz için benzin koymayı unutuyorsunuz” diyerek hışımla aracı terkeder. İşte bu cümle, bugün hala geçerliliğini koruyan “biz yapamayız, bizden bir şey olmaz” genetik kodlamasının en bariz göstergesiydi. Oysa ki dışa bağımlılığı azaltacak olan bu projenin arkasında durulsaydı, ülkede ağır sanayinin gelişimi başlayacak ve belki de ülkenin kaderi değişecekti, ama olmadı. Türkiye uzun süre sanayileşen ve geniş çaplı üretken bir ülke olamadı, ortalama bireysel refah seviyesi yükselemedi. Bu da ülkedeki sosyo-ekonomik sınıflardaki dengesizliğin devam etmesine ve orta sınıfın zayıf kalmasına sebep oldu.

Köyden İndim Şehire (1974)

Köyden İndim Şehire (1974)

Türkiye’de 70 ve 80’lerde köyden kente göçlerin artması ve orta sınıfın büyümeye başlamasıyla alt sınıftan orta sınıfa geçişler arttı. O döneme ait Türk filmlerinde “kısa yoldan köşeyi dönme” temalı filmlerin artış göstermesi de bu sınıflar arası geçişlerdeki hareketlenmenin bir yansımasıdır.

  • Köyden İndim Şehire (1974): İstanbul’a hazine aramaya gelen köylüler.
  • Beş Milyoncuk Borç Verir Misin (1975): Piyangodan 5 milyon lira kazanan iki orta sınıf genç.
  • Kapıcılar Kralı (1976): Bina sakinlerini dolandırarak varlık sahibi olan kapıcı.
  • Petrol Kralları (1978): Bahçelerinde petrol çıkınca kaderleri değişen iki varoş delikanlısı.
  • Yüz Numaralı Adam (1978): Kısa yoldan ünlü olan varoş delikanlısı.
  • Köşeyi Dönen Adam (1978): ABD’deki amcasından kendisine büyük bir miras kaldığı sanılan alt düzey beyaz yakalı.
  • Banker Bilo (1980): Kendisini dolandıran kişinin yanında çalışmaya başlayan ve şirketini ele geçiren köylü.
  • Devlet Kuşu (1980): Zengin bir işadamının kızını (istemeden de olsa) kendine aşık ederek ekonomik kazanımlar elde eden işsiz varoş delikanlısı.
  • Üç Kağıtçı (1981): Almanya’dan köyüne dönen ve sahte paranormal yetenekleri sebebiyle sosyal statüsü hızla yükselen bir genç.
  • Tokatçı (1983): Köyündeki kızı alabilmek için şehirde para biriktiren ve dolandırıldıktan sonra en büyük dolandırıcılardan biri haline gelen bir köylü.
  • Atla Gel Şaban (1984): At yarışı sonuçlarını tahmin edebildiği farkedildiği için mafya tarafından alıkonunan orta-alt sınıf aile babası.
  • Postacı (1984): Abisi Almanya’da zengin olan bir kızla evlenerek hızlıca varlık transferi hedefleyen bir postacı.
  • Gurbetçi Şaban (1985): Almanya’ya kaçak işçi olarak gidip, sistemin açıklarını kullanarak zengin olan gariban Türk.
  • Milyarder (1986): Kendisine büyük ikramiye çıkan istasyon şefi.
  • Şalvarbank (1986): İstanbul’a gelince parası çalınan ve şalvarının cebinden çıkan sınırsız paralarla zengin olan köylü.

90’larla birlikte bu “kısa yoldan zengin olma” furyası sona erdi ancak etkileri günümüze kadar devam etti. Günümüzde hala bu sınfı geçişleri devam ediyor. Orta sınıf büyümüş olsa da yapısı itibariyle hala gelişmiş ülkeler düzeyinde değil. Çünkü bireysel refah seviyesi hala çok düşük, yani geleceğe dair kaygılar devam ediyor ve kendine güven de buna paralel olarak düşük seviyede. Bu durum sınıf geçişleri ile de hemen değişmiyor. Çünkü bugün ünviersitelerde okuyan, yeni mezun, girişimci veya belli bir kariyer düzeyine gelmiş birçok insan alt veya orta-alt sınıftaki ailelerden geliyor. Bu ailelerden kalan kültürel miras gereği olarak da ekonomik refah sağlansa dahi bu kişilerdeki risk algısı hemen değişmiyor.

Türkiye’nin en esk şirketlerinden birisi, Rebul Eczanesi

100 yıllık şirketler

Kendine güven ve geleceğe dair umut ancak istikrarlı coğrafyalarda gerçekleşir demiştik. Bu yüzden Türkiye’de 100 yıl ve üzerinde faaliyet gösteren şirket sayısı; Ziraat Bankası (1836), Sabuncakis (1871), Ece Ajandaları (1888), Rebul (1895),  İbrahim Etem Ulagay İlaç Sanay (1902), Kaptanoğlu Holding (1903),  İlancılık Reklam Ajansı (1907) gibi istinaslarla sınırlı. Geriye kalan 100 yıllık şirketlerin tamamı ise gıda işi yapan aile şirketleri. Oysa ki 250 yıllık tarihi olan ABD’de bile 100 yıl ve üzerindeki sürelerde hala faaliyette olan yüzlerce şirket var. Bakınız: Public companies 100 years old or more (PDF)

Girişimcilik kültürü

Avrupa için girişimcilik, coğrafi keşiflerle başladı. Kaşiflerin geleceğe dair hayal satan projeleri devletlerce finanse edildi. Yuval Noah Harari’nin Sapiens’te belirttiği gibi, Türkler işgal edecekleri yerlere sadece askerlerini götürüyordu. Batı dünyası ise keşifler ve işgaller yaparken yanında bilim adamlarını da görevin bir parçası olarak götürüyordu. Yani bilimsel bir merak Avrupa’da her zaman vardı. Ve bu yatırımın karşılığını da alıyorlardı.

Bilim insanlarının yanı sıra Batı dünyası, Sanayi Devrimi ile beraber teknoloji girişimcilerini de yoğun şekilde finanse etti. Böylece şirketler ve yatırımcılar kazançlarını artırırken, girişimciler de patant peşinde koşmaya başladılar. 100 yıl önce Ford ve Edison gibi isimler de bu sayede var olabildiler. ABD’deki teknoloji girişimciliği Silikon Vadisi başta olmak üzere ABD’nin genelinde devam etti.

Amerika’daki refahın ardında yatan girişimci ruhtur. Ülke insanı olarak böyle bir kültürel miras devralmadık, çünkü bu saydığım aşamaların hiç birini geçirmedik. Bu yüzden girişimcilik ekosisteminde yer alanların çoğunda risk algısı çok düşük ve projelere karşı yeterli sabır yok. Yerli yatırımcılar bile yurt dışında denenmiş ve başarılı olmuş yerli örneklere yatırım yapmayı tercih ediyorlar. Girişimciliğe olan ilgi yüksek, ancak bu daha çok “hızlıca zengin olma yolu” olarak görüldüğü için, riskin karşılığı olan (zamanı, işini, ilişkilerini, varlıklarını riske atmak) fedakarlıklarda bulunulmuyor ve başarı oranı da doğal olarak düşüyor. Gerçekten vizyon sahibi olan girişimcilerimiz de zaten başarılı oluyorlar, ancak istisnalar. Bu coğrafyada gerçek anlamda bir girişimcilik kültürü malesef yok.

Sonuç

Bize yüzyıllardır miras kalan düşünce yapısı ve bireysel refahın yükselememesinden ötürü yarın ne olacak diye düşünüyor, riske girmeyi sevmiyor ve günü kurtarmaya odaklanıyoruz. Uzun vadeli düşünemiyoruz, çünkü bu topraklarda uzun süreli siyasi ve ekonomik istikrar bulamıyoruz. Geleceğe dair umudu olan, kendine güvenen ve vizyon sahibi insanlar da var, ancak azınlıktalar. Umarım bizler de uzun vadeli düşünebilen bir toplumun başlangıcında yer alır ve bu kültürel mirası gelecek nesillere aktarırız.

2 Yorum

Yorum Yaz
  1. 1
    Emrah

    Baştan sona keyifle okuduğum bir yazı. Kaleminize sağlık. Maalesef ülkemizdeki ekonomik ve siyasi istikrarsızlık insanları uzun vadeli düşünmeden alıkoyuyor. Onun haricinde her hükümet kendi zenginlerini yaratıyor. Birçok firma ticari kabiliyetleri ile değil siyasi görüşleri ile bir yerlere geliyor bunun sonucunda uzun vadeli başarı ve uzun vadeli düşünme ortamı oluşmuyor diye düşünüyorum.

  2. 2
    Mete Lift

    Tek solukta okudum. Çok farklı bir bakış açısı edindim bu yazıdan hareketle kültürel yapının karar alma yetisine müdahalede bulunabileceği pek yer vermediğim bir ihtimaldi, ancak okuyunca hakikaten mantıklı geldi. Ülkemizdeki herkes kısa yoldan az çalışarak çok fazla kazanmak istiyor ve benim düşüncem bizim insanımızın risk almamasından çok sabırsız olması, yani bazı şeyler için gerçekten zamandan başka çözüm yolu yok bunun farkına varılması lazım.

+ Leave a Comment