Milenyum Virüsü (Kısa Öykü)

Milenyum Virüsü (Kısa Öykü)


Milenyum virüsünün ortaya çıkışının üzerinden tam yedi sene geçti. Hangisi daha kötüydü bilemiyorum: Milenyum virüsü mü yoksa devletin virüs ilacı üzerinde yarattığı tekel mi? Virüs aniden ve sadece bizim ülkemizde ortaya çıktı. Nasıl bir şanssızlıksa artık… Daha önce çıkan hiçbir virüse benzemiyordu bu. Virüse yakalandığınızda titreme nöbetleri geçirmeye başlıyordunuz ve en fazla 7-8 saat hayatta kalabiliyordunuz. Virüs ilk olarak küçük bir bölgede ortaya çıktı ve kısa sürede o bölgedeki herkesi öldürdü. Bölge karantina altına alındı ve kısa bir süre sonra da virüsün etkilerini geçici olarak baskılayan ilaç ortaya çıktı. Şu an bizi hayatta tutan şey bu ilaç. Yani Imperium-24. Halk arasında bilinen ismiyle mor hap.

İlacı geliştiren firma, devletle anlaşma yaparak ilacın üretiminde tekel oldu ve virüsle ilgili tek araştırma yetkisi de onlara verildi. İşte diğer can sıkıcı durum da buydu. Karantina sonrasında nasıl olduysa virüs bir şekilde bölge dışındakilere de bulaşmaya başladı. Ancak ilaç sayesinde durum kontrol altına alınmıştı. İlacın geliştirilmesinin ardından tüm ülkeye ücretsiz olarak dağıtıldı. Sonra ise inanılmaz pahalı oldu. Fiyatını Çare İlaç’la ile devlet, ortaklaşa belirliyordu. Fakat paranız olsa da istediğiniz kadar alamıyordunuz. Belli bir kota sistemi vardı. Bu kota sistemi yüzünden firmaya da devlete de bağımlı hale geldik. Eğer otoriteyi kızdıracak bir şey yaparsanız, size ilaç vermeyi durdurabiliyorlardı. Devletin belirlediği ayrıcalıklı bir kesime kota uygulanmıyordu. Imperium-24’e öylesine bağımlıydık ki, devlet bir süre sonra bunu kısmen para olarak kullanmaya başladı. Paranın alternatifi olabilirdi ama bizi hayatta tutan ve tek bir kaynaktan elde edilebilen bir ilacın alternatifi olamazdı. Yani hem firmaya hem de devlete bağımlı hale geldik. Devlet, bu bağımlılığı, insanlara karşı bir şantaj ve yaptırım aracı olarak kullanmaya başladı. Amacına ters düşen kişileri ilaç üzerinden cezalandırıyordu.

Ben, bugünkü yazımda Imperium-24’e uygulanan kotayı ve aradan yıllar geçmesine rağmen fiyatının bir türlü düşmemesini eleştirdim. Büyük ihtimalle bu yazdıklarımdan dolayı benim de ilaç kotamı azaltacaklar. İlacı karaborsadan bile bulmak pek mümkün değil. Yani bu benim ölümüm anlamına da gelebilir ama bu riski almak zorundayım. Birileri bu riski almalı.

Yazımın yayınlanmasından yaklaşık 40 dakika sonra bir eposta aldım. Şöyle yazıyordu:

“Merhaba, ben Uğur. Çare İlaç firmasında kimyagerim. Bugünkü yazınızı okudum. Bildiğinizden çok daha fazlası var! Benimle buluşursanız size anlatabilirim. Yalnız, fazla zamanımız yok. Hemen cevabınızı bekliyorum.”

Yazı yayınlandıktan 40 dakika sonra ilacı üreten firmadan birisi benimle temasa geçmişti. Bu açıkca bir tuzaktı. Bunu yutacağımı mı sanmışlardı? Acaba tam olarak ne istiyorlardı? Sessizce beni ortadan kaldırmak mı? Yine de merak içimi kemiriyordu. Fazla zamanımızın olmadığını söylemesi de merakımı iyice artırdı. Bu riske de girmek istedim. Zaten kaybedecek fazla bir şeyim de yoktu. Bugün risklere girme günüydü.

“Sana nasıl güvenebilirim?” diye cevap yazdım.

Birkaç dakika sonra karşı cevap geldi: “Imperium-24’ten başka bir ilaç daha var. Ama dahası da var. Öğrenmek istiyorsan gelirsin. Bu akşam 18.30’da, Deniz Park girişinde.”

Her ne kadar içimdeki şüpheleri giderememiş olsam da daha fazla direnmeye çalışmadım. Akışına bırakmayı tercih ettim. En kötüsüne zaten yakındım. Ama eğer karşımdaki kişi beni yanıltmıyorsa… O zaman elde edebileceklerim devrimsel bir değişime yol açabilirdi.

“Tamam, geliyorum.” diye cevap yazdım.

….

Saat 18.30 olmuştu. Güvenli bir mesafeden Park’ın girişini izliyordum. Bana kendisini tarif etmemişti. Bu yüzden gelen geçen herkese dikkat kesiliyordum. Birkaç dakika sonra girişin biraz ilerisinde gözlüklü ve genç birisi belirdi. Etrafına bakınıyordu. Bu, o olmalıydı. Yanına doğru gittim. Yeteri kadar yaklaşınca durdum ve göz göze geldiğimizde: “Uğur?” dedim.

“Evet benim. Şöyle geçelim.” dedi. Park’ın denize doğru olan tarafına doğru yürüdük ve boş bir banka oturduk.

Yüzüme baktı ve anlatmaya başladı:

“Imperium-24’e kota getirilmesini ve fiyatının pahalı olmasını eleştirmişsin. Ama bundan daha fazlası var. Öncelikle, ki en önemli kısmı burası… Milenyum Virüsü’nü biz yaptık. Yani Çare İlaç. O sırada ben firmada çalışmıyordum gerçi. İki yıldır buradayım.”

Gerçekten de çok şaşkın ve kızgındım. Ama bir şey söylemedim. Anlatacağı şeyler çok değerliydi. Hevesini kırmak istemedim. Uğur, sessizliğimi görünce devam etti.

“Çare İlaç’la devletin daha sonradan anlaştığını sanıyorsun değil mi? Aslında en başından beri bu işte ortak olarak çalışıyorlardı. Halkı tam anlamıyla çaresiz bırakacak, kendine mecbur edecek bir şeyin peşindeydiler. Çare İlaç, hükümetin bu hırsını biliyordu. Onlara bu gizli teklifle geldiler. Virüsü üretecekler, virüsün etkilerini geçici olarak baskılayacak bir ilaç ve virüsü yokeden nihai ilacı yapacaklardı. Karşılığında ilacın tek üreticisi olacaklardı. Bu sadece ilaç üzerinden sağlanan bir kazanç değildi. Komplonun ortağı oldukları için devletten her türlü ayrıcalığı da alıyorlardı. Aynı zamanda hükümet de bu işten epeyce kârlı çıkmıştı. Bu ilacın verdiği tekellik sonucu herkesi sindirmiş ve iktidarlarını sağlama almışlardı. Devletin üst kademesi ve ilaç firmasının çalışanlarına virüsü yokeden ilaç verildi. Yani bir grup ayrıcalıklı insanın Imperium-24’e ihtiyacı yok.”

Kısa süre içerisinde gelen bu şok bombardımanı ile beynim uyuşmuştu adeta.

“Virüsü nasıl yaydılar?” diye sordum.

“Yerel su şebekelerine karıştırdılar. Bunu bölge bölge yaptılar. Virüsü ilk yaydıkları bölge izole sayılırdı. Burada herkesin ölmesiyle bir panik yaratıldı. Sonra ilacı ortaya çıkarıp, farklı yerlere dağıtmaya başladılar. İlacın hazır olduğu bölgelerde virüs yayılmaya başlandı. Virüs semptomlarına yakalananlar bu ilaçları alarak kurtuldular. Başlangıçta ücretsiz olarak dağıtıldı. Aynı, Marshall Yardımları sırasında Türkiye’de dağıtılan süt tozları gibi, insanları bunlara alıştırdılar. Her şey mükemmel kurgulanmıştı.”

“Peki sen neden bunları bana anlatıyorsun?”

“Dediğim gibi, iki yıl önce bu firmaya girdim. Öncesinde neler olduğuna dair bilgim yoktu elbette. Firmaya aldıkları kişilerle gizlilik anlaşmaları yapıyorlardı. Bu anlaşmalar aslında resmi olmayan yaptırımların olacağını söyleyen uyarı metinleriydi. Eğer bir şekilde içeriden bilgi sızdıran olursa, firma onu da ortadan kaldırırdı. Böyle bir şeye maruz kalmaktansa virüsten kurtulma ayrıcalığını elde etmek önemliydi. Ayrıca çok iyi para veriyorlar. İşe başladığınızda neler olduğunu detaylı olarak öğrenemiyorsunuz. Her bölüm, kendi bilebileceği kadarını biliyordu. Ama kağıt üzerinde. Biliyorsun… İnsanlar konuşur. Sağda solda konuşulanları duymaya başladım. Ben de zaman içerisinde neler olduğunu merak etmeye başladım. Sordukça daha fazlasını öğrendim. Ve gün geçtikçe nasıl bir şeyin içerisinde olduğumu daha iyi anladım. Bu düzenin devam etmesini istemiyorum.”

Elini cebine götürüp bir bellek modülü çıkardı ve bana uzattı.

“Bunun içerisinde Imperium-48’in formülü var. Yani virüsü yokedecek olan ilaç. Aynı zamanda sana anlattığım her şeyi daha detaylı olarak yazıya döktüm. Bunları yayınlayabilirsin. Fakat yarına kadar bekle.”

“Neden?” diye sordum.

“Bu akşam yurt dışına çıkacağım. Farklı ülkeler üzerinden giderek izimi kaybettirmeye çalışacağım. Sen bunu yayınladığında, sorumlusunun kim oduğunu araştırmaya başlayacaklar. Burada kalamam. Yayınladıktan sonra sen de ortada görünmemelisin epeyce bir süre.”

“Pekala.” dedim.

İkimiz de banktan kalktık ve farklı yönlere doğru uzaklaşmaya başladık.

Eve geri döner dönmez bellek modülünün birkaç kopyasını çıkardım. Bunları güvendiğim birkaç arkadaşıma verecektim. Onların da bellekleri kopyalayıp, güvendikleri başka arkadaşlarına vererek ortalığa yaymalarını isteyecektim. İşi şansa bırakmamak gerekiyordu.

Bellek modülü çoğaltma işinin ardından, yayınlayacağım yeni makalenin detaylarını yazmaya koyuldum. Öncelikle çarpıcı bir başlık seçtim.

“MİLENYUM VİRÜSÜ BİYOLOJİK BİR SİLAH!”.

 

Ümit Büyükyıldırım
Ağustos 2018

+ Yorum bulunmuyor

Yorum Yaz